Skip to main content

Ne değişti 2012 yılında?

Bir yılın daha sonuna yaklaşıyoruz. Son aylarda NSU Neonazi cinayetlerini anma programlarında protokol tarafından zikredilen özenle seçilmiş üzüntü belirtici sözler hiç şüphesiz yürekleri okşadı. Lakin Mölln ve Solingen katliamlarının ardından 20 yıl önce aynı sözler sarf edilmemiş miydi? Onca masum insanların canına kıyan bu ırkçı cinayetlerden sonra Almanya'da 20 yıl sonra ne değişti ? Yabancı dairelerinde göçmenlere yönelik katı uygulamalar son mu buldu? Burada doğmuş, Almancayı ana dili gibi konuşan göçmen çocukları en iyi derecelerle üniversitelerden mezun oldukları halde, bilhassa türbanlı bayan kardeşlerimizi, bankalarda, hastanelerde, özel şirketlerde yetkili ve etkili konumlarda görülemediği bir hayal mi? Resmi devlet dairelerinde dahi göçmen kökenli müdürlerin istihdam edilmemesi artık mazide mi kaldı? Almanya'nın DAX şirketlerinin kaç tanesinin yönetim kurulunda göçmen menajer bulunmaktadır? Irkçılık, islamofobi vs. toplumun sadece alt tabakasından oluşan dazlak kafalı kesimlerde hakim olmadığı çoktan bilinmektedir. Meselenin halen sadece göçmenlerin eksik almanca dil bilgisine indirgendiği sürece bir şeylerin ciddi manada değişeceğine inanmak hayalperestliktir.

Almanya'ya göç eden insanlar kendi ülkesinde bulunmayan bir çok imkanlar elde etmekle beraber bunun yanı sıra artıları gibi yukarıda bahsedilen eksikleri de Almanya'nın gerçeklerindendir. Almanya'da bu yanlışlarla mücadele ederek ve şekillenmesine katkı sağlayarak yeni vatanımıza sahip çıkmaktan kaçınmamalıyız.

Gelen ağam giden paşam

STK yöneticilerimiz sorunlara vakıf olmalarına rağmen, birçoğu görüştükleri alman yetkililerden somut çözümler talep etmek yerine „uysal“ imajı çizmeyi tercih etmektedir. Lakin aynı kişilerin başka ortamlarda Başbakan Erdoğan'ın Almanya'nın uyum politikalarına yönelik sert eleştirilerine de alkış tutmaları tam bir çelişkidir. “Gelen ağam giden paşam” tarzında ki bu tutum rahat olabilir ama toplumsal sorunlarımızın çözümüne katkı sağlamadığı da ortada. Tabii ki bu hususta azim ve fedakarlıkla çalışma yürütenleri tenzih ederiz.

Bilhassa Cami dernekleri artık siyasetçilerin seçim öncesi sıkça uğradıkları mekanlar halini almıştır. Ama vaadlerin ardından icraat görülememektedir. Misal olarak, kaç tane gencimizi, türbanlı kardeşimizi resmi dairelerde veya siyasi partilerde kadrolu eleman olarak görebiliyoruz? Sorumluluk gereği bu gibi hakların her fırsatta talep edilmesi o müesseselerin yöneticilerine düşmektedir. Mevzubahis olan kendi çocuklarımızın geleceği. Hatayı sadece Almanya'da veya Alman toplumunda aramak kesinlikle yanlıştır.

Dışlanmalar gözden kaçmamalı

„Uyum bakanlıkları“ göçmen derneklerince ilgiyle karşılansalar da kamuoyunda hala ciddi manada benimsenmemiştir. Bunun iki temel sebebi vardır. Birincisi, kamuoyunda bakanlıkların yetki alanlarının henüz tam bilinmemesi ve yaptırım gücünün olmamasıdır. İkinci sebebi ise, bu bakanlıkların çalışmalarında somut sorunlardan ziyade sadece „göçmenler“ üzerinde odaklandığı izlenimi kamuya yansımaktadır. Bu da yarım asırdır bir ayırım yapmaksızın tüm göçmenlerin uyum sağlamak istemediği iddiasının devamı gibi algılanmaktadır. Oysa katkılarıyla Almanya'nın yükünü birlikte omuzlamalarına rağmen insanlar hayatının her alanında türlü dışlayıcı muameleye maruz kalmaktadırlar. Dolaysıyla Uyum bakanlıkları bu ülkenin yararına yürüteceği çalışmaların başında öncelikle göçmenlerin Almanya'da yaşadığı dışlanmalar, hukuki engeller, fırsat eşitsizliği, iş ve eğitim alanlarındaki ayrımcılıkları meclis kürsülerinde konu etmelidir. Fırsat eşitliği ancak gereken yasa önergelerin meclise sunulmasıyla başlar.

Hassasiyet hissedilmeli

Geçenlerde 27 yıldır Almanya’da yaşayan bir amcamızın, Türkiye’de 6 aydan fazla kalmak için izin almaya gittiği yabancılar dairesi tarafından oturum hakkı iptal edildiği Türk basınında konu edildi. Neonazi cinayetlerinin istihbarat örgütleriyle gayrimeşru ilişkilerinin ve şansölye Merkel'in özür dileme durumda kaldığı bir dönemde, Devlet dairelerinde halen bu tür hukuksuzlukların devam etmesi kendi kendine bir ayıptır.

Lakin ırkçılıktan dolayı bunca vatandaşının canına kıyıldıktan sonra Türk temsilciliklerinde de artık hissedilir bir hassasiyet oluşmalı. Vatandaş musalla taşına yatırıldıktan sonra ilgiye ihtiyacı yoktur. Daha bir kaç hafta önce Münih’te, öldürülenlerin sekizi Türk olmasına rağmen, neonazi kurbanlarını anma ve dua merasimine Başkonsolosluğun resmi imam göndermeme kararı ancak Başbakan yardımcısı Bekir Bozdağ'ın Ankara'dan Berlin Büyükelçiliğine talimat vermesiyle aşılabilmesi ibret vericidir. Bundan böyle ülkemizin yurt dışındaki en büyük Büyükelçiliğinde efsane Vali Recep Yazıcıoğlu'nun hizmet ruhunun da yer alacağını ümit ediyoruz.

Dolaysıyla Başbakan Erdoğan'ın AK Parti'nin 19. Kızılcahamam istişare toplantısında ifade ettiği yurtdışı temsilciliklerimize yönelik beklentileri Avrupalı Türklerin de özlemini yansıtmaktadır. Eleştirilere kulak verip çözüm üretmek yerine eleştirenleri sorunlu ilan edip damgalamakla günü kurtarabilirler ama bunun hiç bir zaman çözüm olamayacağını belirtmekte de ayrıca fayda görüyoruz.

Örnek sorumluluk anlayışı

Sayın Başbakan ve sayın Dışişleri Bakanının geçen yıl ki beş günlük Almanya ziyaretinde vatandaşa gösterilmesi gereken ilgi ve önemi birlikte ortaya koymuşlardır. Eğer Neonazi cinayetlerinde sergilenen aynı örnek sorumluluk anlayışı 20 yıl önce Mölln ve Solingen cinayetlerinden sonra gösterilmiş olsaydı, aynı hassasiyetle cinayetlerin arkası aranmış olsaydı, belki yıllar sonra 10 masum insanın Neonazi cinayetlerine kurban gitmesi önlenebilirdi. Ali Özütemiz'in sözleri kulaklarımızda çınlıyor: “Ardı olmayanın derdi çok olur, leşini yemeye kurdu çok olur...”.

Premium Drupal Themes by Adaptivethemes